Rehberiniz-Beyaz yakalı survivorlar

iyimeslek.com ailesi olarak “Beyaz yakalı survivorlar” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Beyaz yakalı survivorlar

Hayatta kalmak insanoğlunun en temel iç güdüsü. Ancak yaşadığımız çağda, doğayla bu kadar az iç içeyken ve teknoloji tarafından kuşatılmışken bu temel iç güdüyü bulmak ve hayata geçirmek hiç de kolay değil. Ekranlardaki doğa ve macera programlarından tanıdığımız Serdar Kılıç, modern şehir insanına “survivor” olmak için gerekenleri anlatıyor. Kılıç; doğadan uzaklaşınca, insanlığımızı unuttuk. Doğa ile koptuğumuz an Yaradan ile ilişkimizi keseriz.” diyor. Hayata tutunmak için bu röportajı okuyun.

Dedem hayvanı avladıktan sonra diz çöküp şükrederdi

Ekranda yaptığınız işlere bakınca insan sizin küçükken arkadaşlarıyla iddiaya girip canlı arı, çekirge yiyen biri olduğunuzu düşünüyor. Var mı öyle bir geçmişiniz?(Gülüşmeler)

Öyle bir imaj oldu galiba ama öyle bir şey yok. Bizler hep doğaya temas eden ataların çocuklarıyız. Çok yakın zamanda, biçer-döver hayatımıza girdiği andan itibaren kırsal yaşantılar şehir yaşantısına dönüştü. Babam asker emeklisi, Sarıkamış’ta görev yapardı, tatbikatlara götürürdü. Hatta çadır içerisinde ayı gördüğümü bile hatırlarım. (Gülüşmeler) Benim dedemde Karapapak’mış, Osmanlı-Rus 93 harbin sonrasında Sivas’a gelip yerleşmiş. Her yaz tatilinde babam beni dedemin yanına götürürdü. Babamda çok zor koşullarda okumuş, dedem onun okuması için elinden gelen her şeyi yapmış. Sırtında taşımış, ayağına hedik takarmış karda, tüfeği sırtında köpeğiyle birlikte bir yerde beklermiş, akşamda alırmış okuldan. İnsanların bir arada tutulduğu iç içe yaşadığı güzel günlerdi onlar. Dedem kendi ilaçlarını kendi yapardı, doktora falan gittiğini hatırlamam. Isırgan otundan kürler yapardı, küpü peynirle toprağa gömerdi, kuruturdu. Penisilinin hammaddesidir küf. Bazı mantarlar vardı, onları sadece yemek için değil iyileştirmek için kullanırdı. Biz doğadan uzaklaştığımız zaman biz insanlığımızı unutuyoruz açıkçası. Yaradan’ın bile varlığını en çok doğada görüyoruz. Diğer türlü sanal alemde, içimizde olan dünyada Yaradan’a varlığımızı ifade etmeye, onunla irtibata geçmeye çalışıyoruz. Oysaki doğaya gitsek, güneşin doğuşunu izlesek, yapraklara dokunsak, nehrin sesini duysak o zaman insan daha inançlı, güçlü bir birey olacağız.

İçinizde nasıl bir müzik birikiyor?

Eskiden yapılan bütün müziklerin temelinde doğa vardır. Bir atın nalının yeri döverken çıkardığı sesi çalarsın mesela, şimdi değişti. Ben bunlardan etkilenerek büyüdüm. 7-8 yaşındayken arkadaşlarla toplanıp nehre filan yüzmeye kaçardık gizlice. O coşkulu anılar bizi şimdi depresyondan kurtaran anılar. Şimdi çocukların öyle anıları yok. Ağaçtan düşmeyen çocuğa ben çocukluğunu yaşamış demem.(Gülüşmeler) Bir yerini kanatınca çocuk ekmeği çiğneyip yaraya koyacağını bilecek.

Şehir sizi hiç çekmedi mi?

Şehirde yaşıyorum şu anda ama yine ormanın içindeyim. Cazip gelmedi bir türlü. Biz insanlar şehirleşmeyi beceremedik. Bu kadar çok terapist, bu kadar çok diyetisyen, yemek programı yapan bu kadar çok insan varsa biz bir şeyleri becerememişiz.

Siz hiç psikiyatra gittiniz mi?

Benim eşim klinik psikologu. (Gülüşmeler) O bile doğaya gidiyor. Küçükken komşuluk ilişkilerimiz çok güçlüydü. Şimdi problemlerimizi anlatacak bir komşumuz bile yok. Dost diyebileceğimiz insan kalmadı. Şimdi bakıyorum şirketlerde iletişim üzerine seminerler veriliyor. Ya siz önce insanlara dokunmayı öğretin. Sıkıştırılmış zamanda birbirimize dokunamıyoruz bile.

Sizin programınız sadece şehirli insanlara mı hitap ediyor?

Geçen gün Bayburt taraflarında bir muhtarla karşılaştık. Bana sarılıp “Sizin program başladığında çocukları topluyorum bir odaya hep beraber izliyoruz” dedi. Çok duygulandım. Eğer geçmişe dönük bir arayış içindeysek ve bu bize bir mesaj veriyorsa doğru yoldayız demektir. Şimdiki çocuklar türküleri dinlemeyecek çünkü anıları yok. Yumurtanın nerden çıktığını bile bilmeyen çocuklar var. Reklamlardan gördüğü için ineği sarı görünce siyah-beyaz olması gerekiyor diyen çocuklar var Bolu’daki kampımda.

Peki kamera karşısında değil de doğada kaç gün yaşayabilirdiniz?

Eğer bu program olmasaydı benim yaşantım yine bu şekilde devam edecekti. Ben orda rol yapmıyorum benim yaşam tarzımı ekrana koyduk. İnsan sosyaldir. Tek başına var olamaz, yanında birilerinin olması gerekir. Biz doğada yaşama bedeli en yüksek insanlardık şimdi en aciz duruma geldik. İngilizler bile uzun zamandır yerleşik düzende yaşıyorlar. Biz daha yeni yerleşik düzene geçtik ama onlardan daha fazla sahipleniyoruz. Bu nasıl bir özentilik anlamadım? Kıştan korkar insanlar ama kışın daha çok yiyecek bulabileceğimi, izleri takip etmemin kolay olacağını ve beni suya götüreceğini bilirim. İnsan 3 hafta aç yaşayabilir, 3 gün susuz yaşabilir, 3 dk. nefesini tutabilir. Bunları da bilirseniz ona göre davranırsınız.

Bu bilgiler okuyup tecrübe ettiğiniz bilgiler. Bunların dışında kendi kendinize edindiğiniz bilgiler oldu mu?

Zaten bu yazılanlar da deney sonucu ortaya çıkıyor. Deneyleyerek iki şey öğrendim. Mesela atımın üzerinde giderken atımın karnının ağrıdığını biliyorum. Onu serbest bırakıp takip ettim. Yaratılanı takip et! At kendi sancısını geçirmek için dere kenarında söğüt ağacının taze çıkmış sürgününü yedi. İbrahim Saraçoğlu’ndan duydum; aspirin söğüt ağacının taze sürgünlerinden yapılıyormuş, Ağrıyı keser, kanı sulandırır, dolaşımı hızlandırır. Bende kullanıyorum bunu. Isırgan otunun dış kılıfından ip yapmayı öğrendim. Suya değdikçe ve kurudukça iyice sağlamlaştı. Onu barınak ve olta yapımında kullandım. Doğa yaratıcılığı öne çıkarıyor. Şehirde yaratıcılık ölmüş.

Doğada kendinize bakabiliyorsunuz, anladık. Peki İstanbul’un ortasında beş parasız kaldınız diyelim, ne yapmak lazım? (Gülüşmeler)

Şehirde başkasına bağlısın. Şehirde yaşamak doğada yaşamaktan daha zor. Çünkü şehirde birisi iş verecek, para kazanıp alacaksın, ama doğa zaten sana iş veriyor. Atın yediği bitkileri, arının konduğu çiçeği yiyebilirim. Para kazanmak için kişiliğini kaybedenler bile var. Doğada mert olmazsan ayakta kalamazsın. Dürüst olacaksın, o da dürüst sana. Doğadan yoksunluk sendromu içinde yaşayan insanların terapiye ihtiyacı var. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’ni okuyun, İbn-i Sina’nın kitabını okuyun heyecanlanacaksınız. Koca-karı ilaçlarını yok ettiler. Kanlıca mantarı topladım bugün, evde onu yiyeceğim. İlaç gibi görüyorum.

Endemik yılanı yediniz diye çevreciler tepki gösterdi size?

İyi bir çevreci olmak için doğada yaşamayı öğrenmek gerekir. İnsanlar binlerce yıl doğada yaşamış doğa yok olmamış da neden yüzyılda yok oluyor? Şimdi her şeyi suni üretiyoruz buna rağmen doğayı yok ediyoruz. Demek ki bilmiyoruz abi! Türkiye’de 50 çeşit engerek yılanı var, yediğim endemik değildi. Bunu insanlığa hizmet için gösteriyorum. Böyle biri dağda kalsa bunu yemelidir. ‘Kusura bakma sen endemiksin, ben seni yiyemem’ diyemezsin o durumda.(Gülüşmeler) Bunu eleştirenler hiç bonfile yemiyorlar mı, bir dilim bonfile için 250 ton içme suyu harcandığını, doğaya bıraktığı sera gazını biliyorlar mı acaba? NTV çekindi bu tepkiden, yayın aksadı. Bazı yerleri kesildi. Ben hayvan öldüren, hayvanlarla beslenen bir adam değil ki? Dürbünle avcılık mı olur Allah aşkına, şimdi zevk için avlıyoruz. Benim dedem hayvanı avladıktan yaptıktan sonra diz çöküp şükür ederdi. Adil savaşırdı. “Senin ihtişamına, hızına, gücüne hayranım. Seni en küçük parçana kadar kullanacağıma söz veriyorum” derdi. Hayvanın her şeyini kullanırdı. Ama şimdi önünde fotoğraf çektirmek için avcılık yapıyorlar.

Uzakdoğu’ ya gittiğinizde zevk için solucan filan yer misiniz peki?

Hayır dokunmak bile istemem. (Gülüşmeler) Bizim yemek kültürü dünyanın en zengin yemek kültürü. Bunlar dururken asla. Gider Türk restoranı bulur orda yerim, ben bütün kıtaları gezdim, onsuz yaşayamam. Biz bitkilerimizle tohumlarımızla övünmeliyiz. Biraz parası olan adam Avrupa’yı, Amerika’yı geziyor ama adam daha Erzurum’u, Adıyaman’ı, Sarıkamış’ı görmemiş. Annemin yaptığı mantıya, içliköfteye, karnıyarığa, Çerkez yemeklerine bayılırım. Eve organik şeyler almaya çalışıyoruz. Benim Bolu’da yerim var. Çocuklara orada hayatta kalabilme dersi veriyorum. Dört tane de atım var.

Kaç çocuk yetiştirdiniz şu ana dek?

Üç bin çocuk geldi kampa, 8-16 yaş grubu. Orada para kullanmak, abur cubur, hamburger, kola yok. Bizim kendi yemeklerimiz, kendi kültürümüz, eski oyunlarımız var. Bir hafta kalıyorlar, ikinci gün alışıyorlar. İlk gün ağlıyorlar ama dönerken daha çok ağlıyorlar.(Gülüşmeler) Çilekle reçel, erikle marmelat yaparız. İsrail domates tohumu gönderiyor. Ben asla o tohumu yemem. Ne olduğu daha belli değil. Güvenmiyorum o millete. Kendi tohumum dururken ne gerek var o tohuma. Atalarımın kanıyla alınmış bu toprakta yetişen domatese 2 lira fazla verip onu yerim.

Peki çekimler ne kadar sürüyor? Kamera kapandıktan sonra mangal sefası yaptığınızı düşünüyor izleyiciler?

Ortalama 3-4 gün sürüyor. Tabii ki kameramanın ve yönetmenin yediği besinler var orda. Ama ben prensip gereği o programı canlandırdığım için hiçbir şeye dokunmuyorum. Zorluyorlar beni, onların yemeklerini yapıyorum ama asla yemiyorum. Ben onlardan ayrı ve bulduğumu yiyorum. Çünkü o ifadeyi göstermem lazım. Kilo veriyorum acayip.

Hayalinizde ne var?

Doğayı sevdiğim için Biyoloji Mühendisliği’ni okudum ODTÜ’de. Sonra beden eğitimi spor bölümünü bitirdim. Defalarca milli oldum. Yurtdışında ülkemi temsil ettim. Spor yönetmenliği ve organizasyon üzerine yüksek lisans eğitimi gördüm. Arama kurtarma eğitimi aldım. Bunların tek bir sebebi vardı, ben doğa aşığı bir adamım. Bir şairin söylediği gibi ‘en iyi şair çobandır’ bence. Dağda gezen adamdır. Ruh hali dingin. Şehirden ne şarkı ne türkü sözü ne de şair çıkar bence. Doğa kampı kurdum çocuklara çocukların geçmişe dönmelerini sağlamak. Ben ticaret olarak o işi yapıyorum ama çokta faydalı bir iş yapıyorum. Bir McDonald’s pazarlama direktörü olsaydım içime sinmezdi. Üniversitede öğretim görevlisiyim aynı zamanda liderlik ve grup piramitleri çevre ve ekoloji derslerini çocuklarla doğada yapıyoruz. Oradan mezun olduktan sonra bana benzer işler yapabilecek bir sürü genç biliyorum. Gelecekteki planım arazilerimi büyük bir çiftlik kurmak. Çocuklarıma torunlarıma anlatacak güzel şeyler biriktireceğim. Güneşin doğuşu ve batışını izleyeceğim. Dolunayı hayatımda daha kaç kere göreceğim ki? En güzel dolunay zamanlarına denk gelen Haziran ve Eylül dolunaylarını çıplak gözle görmek için gidip orada yaşayacağım uzun bir zaman. Ama şimdi şehirde işlerim var. Benimde bir oğlum var, onu okutmak zorundayım, bu sistem içinde ayakta tutmak zorundayım maalesef.

Kaf dağına yolculuk hayali var mı?

Olmaz mı? Ben Çerkez değilim ama bu çok önemli bir proje benim için, yıllardır çalışıyorum üzerinde. Dedemin Kafkas Şolekhu atları vardı. Çok güzel bir at, hep etkilemiştir beni. Dedem öldükten sonra okul kaygısı, dersler ıvır zıvır falan o doğayla ilgili temaslar gitti. Hayata bilanço olarak baktığımda geçmişe dönüyorum şimdi, 40 yaşımı geçtim. Şimdi yay yapımına da başladım, kemankeşlerin yaptığı gibi. At üzerinde dörtnala giderken nerdeyse beş tane ok atabilecek hale geldim. Bizim Çerkezlere olan bir vefa borcumuz olmalı bence. Çünkü Çerkezler 1864 yılında Ruslar tarafından sürüldüler. 1877’de aynı şey benim dedelerime oldu. Onlar Osmanlı için savaştılar. Onların buraya göçünde kullandığı karayoluyla geldikleri güzergâhı ben ‘At Sırtında Kaf Dağına Yolculuk’ diye isimlendirdim. Yolculuğu 500-600 sayfalık bir kitap haline getireceğim inşallah. O kitabın içeriğini filme dönüştüreceğim 10 serilik bir film yapmak istiyorum bunu. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Yakupoğlu diye bir firma destekliyor. Aşağı yukarı 45 ile 60 gün arasında hava koşullarına göre 1700 km yol alacağız. Sivas’tan başlayarak Gürcistan ve oradan da Erdil Dağına atlarla çıkabileceğimiz yere kadar atla, sonra tırmanacağız oraya Türk ve Adige bayrağını dikeceğim. Kafaya koydum bunu. Ama bunun özünde insanın doğaya saygısı vardır. Evrensel mesaj vereceğim, milliyetçi mesaj değil. İnsanın atla olan ilişkisini, hayatta kalma becerilerini anlatmaya çalışacağız. Müziklerini, oyunlarını sevdirmeye çalışacağım. Vefa borçlarını ödemiş olacağım diye düşünüyorum.

Acun’un Survivor programına katılır mıydınız?

Asla! Çünkü o program insanların itişip kakıştığı, savaş ve mücadelelerini ekrana yansıttığı eğlendirme amaçlı bir şey. Survivor, doğada hiçbir psikolojik destek almadan insanın tek başına hayatını idame ettirmesi demek. Orada öyle bir şey yok, karşında yönetmen, kameraman var. Ölüp ölmeyeceğin belli zaten. İsmi yanlış bir kere. Benim karakterime uygun bir şey değil. Ben oraya gidip kendi yaşantımı insanlar önünde sergileyip de birileriyle kavga ederek gösteremem.

Evde sürekli belgesel mi izliyorsunuz?

Çok belgesel izlemem ama doğayla ilgili olursa takip ederim. Çok televizyon seyreden birisi değilim.

Sizi doğada en çok etkileyen şey ne oldu?

Maksut Dalkıran diye birisiyle tanıştım ben. Kaçkarlarda yaşıyordu. Bundan 20 sene önce, bu insanı biz zor koşullarda bir yayla evinde tanıdık. Kıştı, bizi evine davet etti. Evinde bir hafta zaman geçirdik. O kadar mutlu hissettim ki kendimi, o kadar doğal ve düzgün bir insandı ki! Bana şunu hissettirdi; Diyelim ki aç kalalım o gidip köşede bir zeytin bulsa sekiz kişi isek sekize bölerdi. Onunla bir gün balık avına çıktık. İki tane balık yakaladık. Ben birer tane daha yakalayalım dedim “Olmaz” dedi. Ben nedenini sordum.

Ben kışın siz evlerinizde sıcak sıcak otururken, ben burada çığ koptuğu ağaçların yerinden koparak dereye inme sesinden uyuyamam. O balık o çığ düşmesine karşı hayatta kalmaya çalışır. O balığa saygı duyuyorum. dedi. Çok içli bir adamdı. Bir de bir boğamız vardı. Boğayı her sene Haziranda alır, şenliklere götürürdük. Artvin tarafında yayalara götürürdük. Orada otlardı. Ekim ayında tekrar getirirdik. Sürüye götürürdük boğayı. Orda 100-150 tane boğa var. Baktım kabul edecekler mi? dedik. Orada bir boğa geldi yanına, kapıştılar. Boğa pes etmedi ve sürüye katıldı. Maksut abinin gözleri doldu, ağlıyor. Maksut ağabeyinin yanına gittim ve “Ne düşünüyorsun?” dedim. “Dünyanın en mutlu insanı benim, niye duygulan mıyım ki? Bir insanın yaptığı iyi işi seyretmesi neden daha güzel ne olabilir dünyada.” dedi. Boğa öldü arkasından o öldü. Her gittiğimde mezarını ziyaret ederim. Dağlara gidip onun için bir şeyler söylerim. Öldüğümüz zaman toprağa gömüleceğiz ama biz doğada mı yaşıyoruz? Hayır. Bir terslik yok mu sizce? Şehirde yaşayalım ama doğayla da iç içe olalım. Eğer biz şimdi işlerimize atla gidip geliyor olsaydık ülkemize gelenler muazzam bir ülke diyeceklerdi.

Aklınızda kalan en güzel görüntü ne?

Bahar ayında çam ağaçlarının o yeşilliğiyle gökyüzünün maviliğinin birleşmesi… Yürürken alır götürür beni. Onu görmek için dağlara giderim. Bir de çimlerin üzerine yatıp arıların sesini dinlemek… Sinek sesi de hoşuma gider.

Bu soru herkese sorulur, ama herhalde en çok hak eden kişisiniz. Issız bir adaya düşseniz yanınıza alacağın üç şey ne olurdu?

Tek bir şey alsam bıçağımı alırdım. İkinci üçüncü sıraya yerleştireceğim çok şey yok aslında. Bıçağım varsa bir sürü şey yapabilirim. Onunla ateşimi yapacak malzeme yaparım. Ateş yakmak hayatta kalmanın %70’idir. Ateşle ısınırsınız, kıyafetiniz kurur, hayvanlardan uzak durursunuz. Yiyeceklerinizi pişirirsiniz. Bunların hepsi bir araya geldiğinde birçok şey hayatta kalma şansınızı arttırır.

Doğada icat edilmiş en iyi şey ateş midir?

Ateştir. İnsanlara en iyi konuşmacıyı getirin bir saatten fazla dinleyemezler. Ama ateşin başına oturunca saatlerce, günlerce konuşabilirsiniz. Ateşin öyle bir etkileyici gücü vardır. Bu da kitapta yazmıyor deneyerek öğrenmek lazım.

Peki pratik bilgilere geçelim. Doğada en kolay bulabileceğimiz, yiyebileceğimiz bitki ve böcek sıralaması nedir?

Çekirgenin protein ve kalori değeri yüksektir. Çekirge bolca bulunabilir. Bitki olarak evelek yaprağı, ısırgan otu, kuzukulağı, kangal dikeni, kenger… Bunlar da Anadolu’da bol olan şeyler. Mesela deve dikeninin karbonhidrat değeri yüksektir. Böğürtlen, ahududu ardıç, meşe palamudu, semizotu. Bir insanın açlıktan ölmesi mümkün değil. Şehirde bile değil. İnsanın hayatta kalmasını sağlayan şey beyninin içindeki şeylerdir. Kıyafeti çok önemli değil. Bilgi ve beceri önemli. Nasıl, nerede, neyi yiyeceğini bilmek lazım.

Peki bu kadar tecrübeden sonra İstanbul’a döndüğünde neler hissediyorsunuz?

Saçma geliyor bütün şehir. Zor bir şey başardığımı düşünüyorum. Bir keresinde beş günde planladığımız tırmanış sekiz gün sürmüştü. Neredeyse ölümle oynadık. Dimdik bir yerden aşağıya indik, parmaklarımız dondu. Günlerce evde ayaklarımızı kalp seviyesinin üstünde tutmaya çalıştık. Aşağıya indiğimizde yürüyemiyorduk. Döndüğümüzde birçok şey saçma gelmeye başladı. İnsanların koşturmaları, oraya buraya gitmeleri, araba içinde bağırışları… Sonra ama o etkiden kurtuluyorsunuz. Birkaç ay geçtiğinde adapte oluyorsunuz şehre.

Yeni programın formatı nasıl olacak?

Yaşanmış, hayatta kalma hikayelerini anlatacağız. Mesela Kartalkaya’da kaybolmuş ABD’li bir baba ile oğlun neler yaptıklarını, orada yaşayarak göstermeye çalışacağım. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düştüğü yere gideceğim. Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düştüğünde bir gazeteci üç gün hayatta kalmaya çalıştı. Onun pozisyonunda olup da aylarca dağda kalabilirsiniz. Öyle bir pozisyonda kalırsam yazı, kışı, baharı geçirebilirim. Bu hiç sorun değil. Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter olayı faciasında arama kurtarma çalışmaları bile tam bir fiyaskoydu. Felaketti. Bulan adamlarda zaten keçi çobanlarıydı. O bölgeyi en iyi bilen insanlarla çalışma yapılmalıydı. Bakın söylüyorum o gazeteci yaşardı, onu biz öldürdük. Bende onun hayatta kalacağını göstereceğim. Burada yoktum o zaman, olsaydım elimden geleni yapardım.

Ne yapmalıydı?

Helikopter daha yeni kalkmıştı. 10-15 dakika olmuştu. Yakıt tankı doluydu. Bir çalı parçasını helikopterdeki yakıtla yakabilirdi. Birinin üzerinde çakmak filan vardı mutlaka. İnsan susuz üç gün yaşayabilir. Karı eritip içebilirsin. Oradan ayrılmak zaten en yanlışı, helikopteri arıyorlardı. En azından enkazı terk ederken not veya işaret bırakmalıydı. Ölenlerin kıyafetlerini kullanabilirdi. Onlar zaten öldü o anda duygularını bir kenara bırakacaksın.

Sarıkamış’ta askerler çarıkla öldü. Siz montla mı çıkacaksınız ekrana? Hayır, onlar nasıl giyindilerse öyle çekeceğim programı. Sarıkamış’ta çaputu ve kav malzemesini yakıp metal parçasının içine koyup ısınmışlar. Donarak öldüler ama donana kadar ne yaptılar? Bunları göstereceğim.

Hayalinizde nerede ölmek var?

Kaçkar dağlarında ölmek isterim. Çünkü her gittiğimde beni bu kadar huzurlu, bu kadar mutlu eden başka bir dağ, dünyada görmedim. Yazın sevdiğim yerlere sevdiğim insanlarla gidiyorum, güzel anılarım olsun diye. Doğa aşık olunacak bir yer, insan aşık olduğu şeye zarar verir mi?

Yazar: Salih Zengin

Kaynak: http://www.zaman.com.tr

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir