Rehberiniz-Milli takımın başarısızlık psikolojisi!

iyimeslek.com ailesi olarak “Milli takımın başarısızlık psikolojisi!” adlı yazımızın kişisel gelişiminize katkı sağlamasını umuyoruz
Milli takımın başarısızlık psikolojisi!

Milli maç milli dava değildir

Prof. Dr. Acar Baltaş… Uzun bir dönem A Milli Futbol Takımı’nın psikolojik danışmanlığını yapmış bir isim.

Baltaş, Tümer’den Fatih Terim’e futbol tarihine adını yazdırmış birçok isme sıkıntılı dönemlerinde yardımcı olmuş, oyuncuları en iyi biçimde hazırlamak için çalışmış. Prof. Dr. Baltaş çarşamba günü oynanan Türkiye-Yunanistan maçındaki Milliler için ise ’kaskatı kalmış bir takım’ yorumunu yapıyor.

1996-1999 yılları arasında ve 2005’te A Milli Futbol Takımı’nın, 2002-2003 sezonunda Galatasaray Futbol Takımı’nın psikolojik danışmanlığını yapan Prof. Dr. Acar Baltaş’a Milli Takım’ın son durumunu sorduk. Takıma ‘arkanızda 70 milyon var, şehitler var’ gibi şeyler yüklemek olmaz diyen Baltaş, futbolcuların zaten üzerinde maçı kazanmak gibi çok ağır bir yükünün olduğunu söylüyor. Baltaş, Fatih Terim’in istifasından Tümer’in liderlik özelliklerine kadar Milli Takım’la ilgili bilinmeyenleri ve tartışmaları yorumladı.

Son yaşanan terör olayları, siyah forma konusu Yunanistan maçı öncesinde futbolcular üzerinde bir baskı oluşturdu mu?

Özellikle Avrupa veya Dünya kupalarına gitmek için önemli rolü olan Milli maçın, milli duygularla oynanmasından daha yanlış bir şey olamaz. Futbolcular hayatları boyunca bu platforma çıkmak için bir veya iki şansa sahip. Dolayısıyla oraya gidememek ve gidip, gidemeyeceğini tayin edecek olan maçı oynamak zaten çok gerginlik yaratan bir durum. Bir de buna “arkanızda 70 milyon var, şehitler var, ağlayanlar var, Hakkari Komando Taburu arkanızda, siyah forma…” gibi şeyler yüklemek olmaz. Bu tür yüklemelerin tek sonucu hareket edemeyecek, bir inisiyatif ve girişim başlatamayacak kadar kasılıp kalmaktır. Yunanistan maçında olduğu gibi.

Yani yenilginin sebeplerinden biri “terör olaylarıdır” diyebiliriz.

Benzeri bir durum iki sene önce Denizlispor-Fenerbahçe maçında yaşanmıştır. O maçla dünkü maçın çok benzeyen noktaları var. Hiçbir oyuncunun sorumluluğu üstlenmemesi, inisiyatif kullanmaması… Teknik özellikleri güçlü oyunculardan kurulu bir takımın kendi sahasında oynadığı, seyirci desteği ile uzun bir aradan sonra maçta kaleye tek şut atması, kalecinin kurtarış yapmamasının başka bir açıklaması olabilir mi? Bu, yüksek kaygının performansı olumsuz etkilediği sınırın içine girildiğini gösterir.

Yüksek kaygı nasıl sonuçlar doğurur?

Oyuncunun başarılı olması için belirli bir düzeyde kaygıya ihtiyacı vardır. Bu heyecan belirli bir düzeyi aştığı zaman performansa hizmet etmez, zarar verir. Onun için Yunanistan maçıyla, Denizlispor-Fenerbahçe maçı arasında paralellik kuruyorum. Maçta faul yapılmadı. Herkes birbirini seyretti. Faul düzeyi böyle bir maç için fevkalede altlarda. Mücadeleli bir maçta faul sayısı 30’a kadar çıkar. Dünkü maçta 15 faulle oynadı bizim takım.

2005 yılındaki ile şimdiki takım arasında ne farklar görüyorsunuz?

2005 yılında, Fatih Terim’in göreve gelmesiyle başladığımda, “Milli maç Milli dava değildir” dedik. Ve oyuncuların heyecan, gerginlik düzeyini düşürdük. Danimarka, Ukrayna, Arnavutluk ve İsviçre ile oynanan maçları bu şekilde oynadık. Yani düşük kaygı düzeyiyle…

İsviçre maçında yaşanan olaylar var ama…

İsviçre’de “Burası kadının memleketi, size bir tokat atarlarsa diğer yanağınızı döneceksiniz” denmesi oyuncularımızı pasifize etti. Ve o maçta İsviçre oynadı, biz seyrettik. İkinci maçta “Kendinizi göstereceksiniz” dedik. Oyuncularımız kendilerini gösterdiler. O günkü takım maçı kaybettiği halde, herkes o takımla gurur duydu ve alkışlanarak ayrıldılar sahadan. Maçtan sonra cereyan eden olayların bir bölümü, oyuncuların avuçlarının içine gelen önemli bir şeyi kaçırmış olmalarından kaynaklanan engellenme duygusu sonucuydu.

Engellenme duygusu derken…

Şimdi düşünün Tuncay Şanlı o gün 23 yaşında. Bundan önceki 2002 Dünya Kupası’nda 19 yaşındaydı ve takımda yoktu. Bir dahaki Dünya Kupası’nda 27 yaşında olacak. O zaman da şartlar uygun olursa bu fırsatı yakalayacak. Dolayısıyla bu kadar avucunun içine gelen bir fırsatı kaçırması, oyuncuda büyük bir engellenme duygusu ve öfke yaratıyor. Maçtan önceki motivasyonla, konuşmayla falan alakası yok bunun. Orada bunun gerilim ayarı çok iyi yapılmıştı.

Maçlardan önce futbolcuları ve teknik direktörü rahatlatmak için neler yapılıyor?

Teknik direktörü rahatlatmak diye bir şey olmaz. Olsa olsa, çeşitli konularda görüşlerine katkı sağlarsınız. Sonunda davul onun boynunda olduğuna göre, kararı verecek olan da odur. Bizim Terim’le bu açıdan uyumlu bir ilişkimiz vardı. O zamanki konuşmalara bakarsanız, görürsünüz zaten bunu. Takımla olan tarafında ise tek bir yöntem yok. Ekipte ortak değer sistemi oluşturmak için birtakım çalışmalar yapılır. “Kaybetmekten korkmayan, ama kazanmak için sonuna kadar mücadele eden bir ekip oluşturmak için” çalışılır. Burada da tek beden herkese uymaz.

O zaman herkese göre ayrı bir çalışma sistemi var…

İki hoca ile çalıştım. Biri Fatih Terim, diğeri Mustafa Denizli. Her ikisinin de duymaktan en hoşlanmadığı soru “Takımınızı nasıl motive ediyorsunuz?”, “Yönetici girdi takım soyunma odasına, takımı fişekledi, bir konuştu takım coştu” böyle şeyler olmaz. Soyunma odalarında, özellikle aralarda böyle şeyler olmaz. Herkesin kaygı düzeyine göre, ihtiyacı olanlarla o maçın hazırlığı yapılır. Geçmiş başarıları, başarısızlıkları, zihinsel hazırlığı, konsantrasyonu sağlanır.

Futbola olduğundan fazla değer veriliyor

Maç öncesi ve sonrası nasıl bir yol izlenir?

Devre arasında 5 dakika hiç konuşulmaz. Sonra onu izleyen 5 dakika hoca gereken şeyleri söyler. Ondan sonra da zaten sahaya çıkılır. Hemen hemen hiç konuşulmaz. İkinci devre çıkarken varsa bir şey ‘Çocuklar alıyoruz, yapıyoruz’ derler. Maçtan önce de hoca otelde genel bir maç konuşması yapar. Kadro da o zaman açıklanır çoğunlukla. Ondan sonra otobüste herkes kendi halinde gider, maç falan konuşulmaz. Türkiye’de futbola olduğundan daha fazla değer veriliyor. Bu yüzden başarılar çok fazla yüceltiliyor, başarısızlıklar çok büyük hayal kırıklığı yaratıyor. Bu da oyuncuları etkiliyor. Yani kazandıkları paranın, sahip oldukları şöhretin bir bedelinin de bu olduğuna hazırlıklı değiller.

Bu da çok hızlı oluyor galiba…

16-17 yaş altı Milli Takım’ın kampına gitseniz oradaki çocukların ne kadar ürkek olduğunu görürsünüz. Eğitim düzeyleri ona göre. Şimdi bu oyunculardan 3 veya 4’ü, dört sene sonra adının baş harflerini taşıyan son model bir jipe, gazetelerin arka sayfasında boy boy fotoğraflara sahip oluyor. Ayrıca o sırada piyasada varolan hanımların bir bölümünün gözdesi oluyor ve hatırı sayılır miktarda para da kazanıyor. Bu da tabii yoldan çıkartıyor. Ama bu kadar büyük bir değişiklik, 35-40 yaşında, yüksek eğitimli, görmüş-geçirmiş bir insanın başına da gelse epeyce sallar.

Terim’in meziyetlerini görmek gerekir

“Fatih Terim’in Milli Takım dönemi sizce sona erdi mi?” diye sorduğumuz Baltaş şöyle cevap veriyor: “Fatih Terim, Türkiye’nin yetiştirdiği istisnai insanlardan biridir. Böyle insanlar kolay yetişmez ve bu hatalardan arınmışlardır anlamına gelmez. Nereye baktığımıza bağlı. Terim’in 50 tane günahını sayabilirsiniz ama meziyetlerini de görmek gerekir. Dolayısıyla başarısızlığın da bir nedeni vardır. Ama eleştirirken de, istifasını isterken de dikkat etmek gerekir. Fatih Terim gibi bir adam gitsin, kim gelsin? Gitsin derken bir insanın geçmişte yaptıklarını düşünmek ve yapılanlardan ders çıkartmak gerekir. Kime gitsin diyorsunuz, kim diyor? Bunlar da hesaba katılmalı.”

Kaynak: http://Vatan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir